Bursa denince aklınıza ne gelir? İskender kebap mı, Uludağ’ın zirvesindeki kar mı, yoksa İnegöl köftesi mi? Tabii ki bunların hepsi baş tacı ama bir de kentin kalbinde, o bacası tütmeyen (artık tütmeyen demeliyiz!) fabrikalarda yazılan bambaşka bir destan var.
Hani derler ya "sanayinin başkenti" diye; işte o başkent şimdi öyle bir hal değiştirdi ki, görünce şapka çıkarırsınız. Bizim Bursalı sanayici, amiyane tabrle "taşı sıkıp suyunu çıkaran" cinstendir; ama artık taşı sıkarken karbonu sıfırlıyor, suyu da havada karada harmanlıyor.
Öyle masa başında kâğıt üstünde çevreci olunmuyor tabii. O işin masrafı var, terlemesi var, uykusuz gecesi var. Ama bizimkiler, "Dünya elden gidiyor, haydi eller havaya!" dememiş de, "Durun, bu işin en kralını biz yaparız!" deyip kollarını sıvamışlar.
Olayın özü şu: Sürdürülebilirlik artık sadece bir "moda tabir" değil, bizim fabrikatörlerin demirbaş listesinin en başına yazılmış durumda. Hem de öyle bir yazılmış ki, gören "Helal olsun" diyor.
Bir kere, elektrik işini kökünden çözmüşler. Fabrika çatısı dediğiniz yer eskiden boş dururdu, kuşlar pislesin diye bakardık. Şimdi maşallah bizim sanayiciler çatılara öyle bir Güneş Enerjisi Santralleri (GES) dikmişler ki, uzaydan bakan astronotlar Bursa'yı, güneşten parlayan altın tepsi sanır! Bölgesel Rüzgâr Enerjisi Santralleri (RES) de işin tuzu biberi olmuş.
Sonuç ne mi? Fosil yakıt dediğimiz, o ortalığı dumana boğan kirli enerji kullanımı yüzde 99 oranında azalmış.
Yanlış duymadınız, yüzde 99! Adamlar neredeyse fabrikayı tamamen güneşe ve rüzgara teslim edip, "Elektrik faturası da neymiş, bizim akraba güneş bize bakıyor" diyecek kıvama gelmişler. Kirli enerjiye elveda, tertemiz geleceğe MERHABA
Su meselesi deseniz, o da ayrı bir destan. Hani şu "su akar bursa bakar" lafı var ya, tarihe karışıyor. Yağmur suyu harmanlama mı dersiniz, ileri arıtma sistemleri mi? Her damla su altın değerinde kıymet görüyor. Fabrikalar artık suyu misket gibi çevirip tekrar kullanıyor.
Tabii işin bir de teknoloji boyutu var. Bizim Bursalı mühendisin eline su dökebilecek kimse yok zaten; ar-ge odalarına kapanıp bir şeyler tasarlıyorlar, ortaya bir çıkıyorlar:
- Yeni nesil hibrit ve elektrikli makineler!
Eski makineler abartısız yutardı enerjiyi, bunlar ise yüzde 73’e varan oranlarda enerji tasarrufu sağlıyor. Düşünün, hem makine yağ gibi çalışıyor hem de cüzdan yanmıyor, tabiat ana bayram ediyor. Dünyanın öbür ucundaki müşteri "Bursa imzalı" ürünü görünce "Tamamdır, bu iş sağlam" diyor. Çünkü kalite zaten kanımızda var, şimdi bir de işin içine doğa dostu olmak eklenince marka değerimiz katlanmış gidiyor.
Bir de şu "Yeşil OSB" meselesi var ki, tatlı bir rekabet alanı. Organize Sanayi Bölgelerimiz (OSB) öyle her önüne gelenin alamayacağı o havalı "Yeşil OSB" tescillerini kapmak için birbiriyle yarışıyor. Su, enerji, atık yönetimi derken kriterler bayağı sıkı; ama bizimkiler zoru sever. Bölge bölge tesciller alınıyor, kentin bütününe yayılan şeffaf ve ölçülebilir bir sanayi ekosistemi kuruluyor. "Sıfır Atık" hareketinde de binlerce ton atık çöpe gitmek yerine yeniden üretime kazandırılıyor.
Atık dediğin nedir ki? Bizim için hammaddenin akrabasıdır!
İşte işin özü bu dostlar. Bursa sanayisi sadece parça üretmiyor, geleceği imal ediyor. Yarının dünyasında "ben de varım" demekle kalmıyor, "gelin yol göstereyim" diyor. Amatör ruhla ama profesyonel bir azimle yürüyen bu yeşil devrim, kentin o köklü sanayi geleneğini yarının teknolojisiyle öyle bir harmanlıyor ki... İnsanın gıpta etmemesi elde değil.
Hani derler ya; "Bursa’da sanayi atmaz, adeta kalbi gibi çarpar." Şimdi o kalp, hem yeşil atıyor hem de dostlar alışverişte değil, resmen dünyada görsün diye çalışıyor. Böyle devam inşallah diyelim.